UYGARLAŞMADA BİLİM VE SANAT

Özge Akgün

                                                        Uygarlaşmada bilim ve sanatın öneminden söz edebilmek için önce uygarlaşmayı ve beraberindeki terimleri anlamamız gerek.Uygarlaşma, uygar duruma gelme, medenileşme demektir. Medeniyet ve uygarlık kavramları genellikle aynı anlamda kullanılmakla beraber, uygarlığın daha geniş bir anlam taşıdığını söylemek de mümkündür. Bir de bilmeliyiz ki her insan topluluğu uygarlık sayılmaz. Bir uygarlık için iktisadi yapı, üretim biçimi önemli rol oynamaktadır. Bunlar insanların doğa ile mücadelesini ve o mücadelenin ortaya çıkardığı ilişkileri içine alır. Aynı zamanda maddi-manevi değerler sistemi olmalıdır. Bu sistem siyasal, hukuksal kurumlar; din, dil, ahlak, felsefe, edebiyat, sanat, özetle bir ‘’kültürü’’ oluşturan bütün öğeleri içermektedir. Batı dillerindeki ”civilization” kelimesinin karşılığı olarak Türkçede kullanılan ”medeniyet” kavramı, sinkretik bir anlam ifade ederek hem medeniyeti hem de kültürü kapsayabilmektedir. Uygarlaşma/medenileşme için doğru kabul edilen ve en bilinen felsefi tanım; bilim ve tekniğin, sanat ve kültürün gelişmesi, ilerlemesiyle yaratılan yaşama biçiminin yetkinleşmesi durumudur. Türk Dil Kurumundaki tanım: Bir ülkenin, bir toplumun; maddi ve manevi varlıklarının, fikir, sanat niteliklerinin tümü. Uygarlaşmanın beraberindeki terimlerden diğerleri de çağdaşlaşma ve modernizmdir.  Çağdaşlaşma, çağın tutumuna, anlayışına ve gereklerine uymak; çağdaş duruma gelmek, modernleşmek ve muasırlaşmak. Zamanın akıcılığına karşı sürekliliği koruyarak ilerlemektir. Modernizm, toplumun  eski ya da geleneksel olandan yeni olana doğru sosyal, ekonomik ve teknolojik değişimini ifade eder.

       Çalışmalarında uygarlaşmayı ele almış olan araştırmacıların bir kısmı konunun temeli için farklı etkenleri öne sürmüştür. (Örneğin: Yalnızca din, yalnızca kültür, batı-doğu ayrımı vb.) Bu yazıda uygarlaşmayı yalnızca bilim ve sanat açısından ele alacağız. Bahsettiğimiz konunun birçok yerde tartışıldığını da görebiliriz ancak bu tartışmalarda çoğu zaman bilim ve sanatın uygarlaşmaya katkıları belirtilmekten ziyade birbirleriyle yarıştırılmaya başlanmıştır. Her şeyden önce kavramamız gereken bilimin sanattan, sanatın da bilimden üstün olmadığıdır. Çünkü bilim ve sanat birbirleriyle yarıştıracağımız şeyler değil aksine birbirleriyle yükseltebileceğimiz ve beraberinde yetkinleşebileceğimiz şeylerdir.    Varoluşlarından itibaren zaman ilerledikçe insanlar kendilerini tanımaya sonrasında da ihtiyaçlarını fark etmeye başladılar. Bu ihtiyaçları gidermek için de arayış ve merakla doğayı tanımaya çalışmış, yanılmış ve bulmuşlardır. Bu arayışların içerisinde uygarlıkların meydana gelmesi için ortam hazırlayan birçok gelişme vardır: tekerlek, pusula, ateş, mağara resimleri, motifler ve daha niceleri… Uygarlıklar kurulduktan sonra da yeni ihtiyaçlar meydana gelmiş, insanın kendini gerçekleştirme hissi tekrar tekrar yeni arayışlara sebep olmuştur. Bu arayışta -iyi veya kötüden bahsetmeksizin- bilim ve sanatın etkisi kendi aralarında dönem dönem değişiklik göstermiştir.

    Tarihe baktığımızda her çağda diğer toplumlara göre daha gelişmiş, medeni/uygar olarak görülen bir toplum vardır. O dönemin uygarlık/medeniyet çizgisini de o toplum belirlemiştir. Diğer toplumlar ise belirlenen o çizgiye göre medeni ya da henüz medenileşmemiş olarak görülür ancak o çağın uygar toplumu ilerleyen çağlarda ilkel sayılabilir. Çünkü çağdaşlaşamamış toplumlar zamana yenik düşer. Çağdaşlaşmayan, kendini yenilemeyen toplumlar diğer çağdaşlaşmış toplumların ilerlemesi ve yeni bir medeniyet çizgisi oluşturmasıyla dönemden geri kalabilir. Eski çağlara bakarsak döneminde çok ilerde olan ama 21. yüzyılda ilkel saydığımız toplumlar vardır. Zamanda çok geri gitmeyerek Orta Çağ Avrupa’sını örnek olarak düşünelim. Orta Çağ, Avrupa tarihinin geleneksel ve şematik olarak üç bölüme ayrılmasında ortada kalan çağa verilen isimdir. Batı Roma İmparatorluğu’nun çöküşü ile başlayıp Rönesans hareketi ile bitmiştir. Batı Roma İmparatorluğu’nun çökmesinden itibaren meydana gelen kültürel yıkımlar skolastik düşüncenin hızla gelişmesini ve daha büyük kitlelere yayılmasını sağlamıştır. Skolastik anlamı okulculuktur. Öğretimin manastırlarda hoca konumunda rahiplerle yapılmasıdır. Bu okullarda hitabet, geometri, astroloji gibi birçok alanda eğitim veriliyordu ancak bu eğitimler yeni buluşlar olması için değil, dinin daha iyi savunulması için elde olan bilgilerin aktarılması üzerineydi. Skolastik düşünce Katolik kilisesinin bağnazlığından doğan, baskıcı, karanlık düşüncedir. Araştırma, inceleme ve bilimsel faaliyetler yasaktır. Aristo felsefesi ve Hristiyan öğretilerden doğmuştur. Bilinmesi gereken her şeyin kutsal kitapta yeterince var olduğu düşüncesine sahiptirler. Skolastik düşünce dogmalara sıkı sıkıya bağlıdır ve dogmaları açıklamayı öngörür. Başlıca temellendiricisi Aziz Thomas Aquinas’tır. Thomas Aquinas’ın “Anlamak için inanıyorum!” düşüncesi skolastik felsefenin temel düşüncesi olarak özetlenebilir. Avrupa’nın Orta Çağı işte bu skolastik düşüncenin egemen olduğu bir çağdı. Kilisenin baskısı yüzünden halk din adı altında maddi-manevi sömürülüyor ayrıca özgür düşünemediği gibi düşünceyi de geliştiremiyordu. Düşüncesini özgür bir şekilde ifade eden sanatçı ve aydınlar da suçlanıyor, sunulan pozitif bilgiler (bilimsel bilgiler) ise kilise tarafından reddediliyordu. Bu dönemi kapatan Reform ve Rönesanstır. İtalya’da doğan ve kelime anlamı ” yeniden doğuş” olan Rönesans akımı bu dönem için sanatsal ve bilimsel gelişmeyi ifade eder. 15 – 16. yüzyıl İtalya’sında Batı ile klasik antikite arasında sanat, bilim, felsefe ve mimarlıkta bağın tekrar kurulmasını sağlayan Antik Yunan filozof ve bilim insanlarının çalışmalarının çeviri yoluyla alındığı, deneysel düşüncenin canlandığı, insan yaşamı (hümanizm) üzerine yoğunlaşıldığı ve radikal değişimlerin yaşandığı dönemdir. Dönemin en büyük etkisi matbaanın bulunmasıyla olmuştur. Bu sayede bilginin geniş kitlelerle paylaşımı artmış daha fazla yere ulaşılabilmiştir.  Geriye dönüldüğünde, engizisyon mahkemelerinde yüz binlerce insan haksız yere ve çok defa sırf servetlerini ele geçirebilmek için öldürüldü. Papazlar çeşitli menfaatler karşılığında günahları affediyorlar, cennetten arsa satıyorlardı. Mantık ve insanî esaslar kaybolmuştu. Dünya’nın döndüğü kanısına varan Galileo ve daha pek çok düşünür çeşitli işkenceler görmüş pek çoğu öldürülmüştür. Rönesansın öncüleri, sanat faaliyetlerinin yanı sıra edebiyat, tarih ve arkeolojiye de önem verdiler. Resim ve tasvir anlayışı gelişti. Rönesans üzerinde derin araştırmalar yapan Burkhard: “Rönesans insanın keşfedilmesidir.” demiştir. Yaşananlara bakıldığında Orta Çağ Avrupa’sında insanın hiçbir kıymeti yoktu. Rönesans hareketi sanat ve bilimle beraber savaşlara rağmen insan ve evren sevgisini de getirdi. Rönesans ile birlikte sorgulamaya, çapını genişletmeye başlayan insan aklı, baskıları aşmıştır. Bu aşımın doğurduğu en önemli gelişme reformdur. Reform hareketinin önderi Cermen kökenli teolog ve filozof Martin Luther’dir. Bu hareket Katolik kilisesine karşı yapılmış bir harekettir. Reform, Rönesans, Devrimler… Daha birçok yere değinilebilir ancak şimdi Rönesans ve Reformun medenileşmedeki yerine bakacağız. Öncelikle altı çizilmelidir ki skolastik düşüncenin yayılmasındaki en büyük etken kültürel yıkımlar ve sorgulayıcı aklın kaybıdır. Kültürel yıkımlar skolastik düşünceye meydan açmıştır. Toplum sorgulamadığı için de kendini gerçekleştirme hiyerarşisinden hiçbirini yerine getirememiştir. Elindeki tüm parayı kiliseye vererek somut ihtiyaçlarını karşılayamamış, maddi anlamda sömürülmüştür. Manevi yönü ise yine kilise tarafından dinin çarptırılması ve büyük ölçüde korkunun dayatılması ile sömürülmüştür. Tüm bu sebeplerle zaman ilerlese de toplum olduğu yerde kalmıştır. Sonrasında gerçekleşen bilimsel ve sanatsal çalışmalarla insan kendini yenilemeye başlamıştır. İnsan her şeyden önce ”insan” olduğunu hatırlamıştır. Yıkıma uğrayan kültür ve kültürü oluşturan yapılar da insanla beraber yeniden diriltilmiştir. Dil yapılan çevirilerle, edebiyatla canlandırılmıştır. Kilisenin mahkemeleri yerine bağımsız hukuk sistemleri düşünülmüştür. Skolastik felsefe yerine modern felsefenin temelleri atılmıştır. Reformun öncüsü Martin Luther, laik bir eğitim anlayışını dile getirmiştir. İlerleyen zaman içerisinde kaybedilen zaman dilimi yakalanmaya başlamış, çağdaşlaşılmıştır.

    Orta Çağ Avrupa’sını inceledikten sonra konuyu bir de Türkiye Cumhuriyeti açısından inceleyeceğiz. Osmanlı İmparatorluğu tarihine, geçmişte yapılan çalışmalarına girmeksizin yalnızca Osmanlı’nın çöküşünü ve beraberinde Türkiye Cumhuriyeti olarak çağı yakalayışımızı ele alacağız. Yaşanılan çöküş ve beraberindeki savaşlar sonrası maddi-manevi her açıdan halk yorgundu. Aynı zamanda çağdan geri kalınmış, kültürel temeller de çatlaktı. Skolastik düşüncede olduğu gibi bu kültürel yıkımlar istismar edilerek, zararlı bir düşüncenin dayatılması kaçınılmaz olabilirdi ama olmadı. Çünkü Türkiye Cumhuriyeti Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk bilimin, sanatın, aklın, çağdaşlaşmanın gücünü ve önemini biliyordu. Attığı adımlarla, söylediği sözlerle de bunu gösteriyordu.

 ‘’Dünyada her şey için, medeniyet için, hayat için, muvaffakiyet için en hakiki mürşit ilimdir, fendir.’’ -Mustafa Kemal ATATÜRK

    Türk Dilinin zenginliğini yansıtamaması, okuryazarlık oranının düşük olması, bilimde ve fende ileri gitmiş olan Batı dünyasından gelişmelerin ülkemize daha kolay gelebilmesi sebebiyle Arap Alfabesinden Latin alfabesine geçiş eğitim konusundaki en önemli devrim olarak ortaya çıkmıştır. 1 Kasım 1928’de yeni harflerin kabulünden sonra halkı okuryazar kılmak amacıyla gerçekleşen eğitim seferberliği için Millet Mektepleri kurulmuştur. Türk Hava Kurumu kurulmuş, bu sayede 1936 yılında ülkemiz uçak üretecek hale gelmiş, ilk uçak fabrikasını açmıştır. Türk Dil Kurumu ve Türk Tarih Kurumu ile beraber yer altı kaynaklarının araştırılması için Maden Tetkik ve Arama Genel Müdürlüğü kurulmuştur. Tarım alanında bilimsel gelişmeleri takip edebilmek için Ankara Yüksek Ziraat Enstitüsü kurulmuştur. Atatürk bilime verdiği önemi, hastalığının şiddetlenmeye başladığı ömrünün son döneminde dahi bırakmamış ve “Geometri” isimli bir kitabı 1936-1937 yıllarında kendisi kaleme almıştır.

‘’Sanatsız kalan bir milletin hayat damarlarından biri kopmuş demektir.’’ -Mustafa Kemal ATATÜRK

Müzik, Resim, Heykelcilik gibi daha birçok alanda sanatçıların akademik eğitim alması için her türlü olanağı sağlayacak kurumların oluşturulmuş, sanatçıların Avrupa’ya giderek eğitim almalarına öncülük edilmiştir. Adnan Saygun tarafından ilk Türk operasının hazırlanması ve Cemal Reşit Rey’in ilk konservatuvarı kurması yine Atatürk’ün isteği ile gerçekleşmiştir. Ankara’da “Musiki Muallim Mektebi” kurulmuştur. Türk Milleti’nin sanatsal geçmişine de sahip çıkılmış, 1937 yılında Resim ve Heykel Müzesi’ni açılarak, Cumhuriyet öncesi ve sonrası dönemin sanatsal ürünlerini aynı çatı altında bir araya getirilmiştir. Türkiye’nin modern bir mimarisinin olması için Almanya’dan şehir planlamacıları ve mimarlar getirtilmiştir. Genel Kurmay Başkanlığı ve Milli Savunma Bakanlığı binaları bu dönemin ilk ürünleridir. Türkiye Cumhuriyeti, yukarıda anlatılan ve daha nice yenilikleri, devrimleri ile çağı hızlı bir şekilde yakalamıştır.

    Sonuç olarak toparlamak gerekirse bahsettiğimiz Orta Çağ Avrupası ve Türkiye Cumhuriyeti örneklerinde Orta Çağ Avrupa’sında bilim ve sanat engellendiği için çağdan geri kalışı, Türkiye Cumhuriyeti’nde ise bilim ve sanatla çağın yakalanışını gördük. Sanat ve bilim uygarlaşma üzerinde büyük bir etkiye sahiptir. Ancak bu etki iyi olabileceği gibi kötü de olabilir. Özellikle günümüzde sanat ve bilim kasıtlı olarak ya da kasıtlı olmayarak yanlış yansıtılabiliyor, yanlış kullanılabiliyor. Bu sonuçları ya da en başındaki sebepleri doğru ele alabilmek, neyin gerçekten sanat, neyin gerçekten bilim; kimin gerçekten sanatçı, kimin gerçekten bilim insanı olduğunu kavrayabilmek, bilime ve sanata duvar örüldüğünde o duvarı aşmak için önemli olan önce sorgulayan akıldır. Aklımız her şeye rağmen dinamik olduğu sürece ne olursa olsun her zaman bir çıkış yolu vardır.

Özge Akgün