Türkiyede ve Dünyada Kadın Hakları Mücadelesi

Fatma YILDIZ

Kadın hakları, günümüz uluslararası ilişkiler disiplininde yalnızca bir “sosyal mesele” olmaktan çıkıp; demokrasinin, hukukun üstünlüğünün ve temel insan haklarının korunmasının yapısal bir ölçütü haline gelmiştir. Bu dönüşümün en somut örneği olan Avrupa Birliği (AB), toplumsal cinsiyet eşitliğini kurucu bir değer olarak kabul ederek hem kendi iç işleyişinde hem de aday ülkelerle olan ilişkilerinde bu konuyu normatif bir dış politika aracı olarak konumlandırmıştır. Türkiye’nin 1999 Helsinki Zirvesi ile kazandığı adaylık statüsü, ülkede kadın hakları alanında köklü bir hukuki dönüşümün de fitilini ateşlemiştir. Ancak gelinen noktada sorulması gereken temel soru şudur: Kağıt üzerindeki devrim, toplumsal zihniyette ne kadar karşılık buldu?

Türkiye’de Kadın Hakları

Türkiye’de kadın hakları tartışmaları bugün AB normları ve uluslararası sözleşmeler ekseninde yürütülse de, bu sürecin asıl kırılma noktası ve “zihniyet devrimi” Büyük Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde gerçekleşmiştir. Mustafa Kemal Atatürk, çağdaş bir toplumun inşasının ancak kadının toplumsal hayata tam katılımıyla mümkün olacağına inanmıştır. Hukuki eşitliğin miladı ile 1926 yılında kabul edilen Türk Medeni Kanunu, kadın hakları tarihinde bir dönüm noktasıdır. Bu kanunla; tek eşlilik, resmi nikah, mirasta eşitlik ve boşanma hakkı gibi temel haklar güvence altına alınmış; kadın, aile içinde ve hukuk karşısında erkekle eşit bir birey statüsüne kavuşmuştur. Siyasi haklarda dünyaya öncülük Türk kadını, birçok Avrupa ülkesinden çok daha önce siyasi haklarını elde etmiştir. 1930’da belediye seçimlerinde, 1933’te muhtarlık seçimlerinde ve nihayet 5 Aralık 1934’te milletvekili seçme ve seçilme hakkına sahip olmuştur. Eğitimde fırsat eşitliği ile Tevhid-i Tedrisat Kanunu ile eğitim sisteminin birleştirilmesi, kız çocuklarının okula gitmesinin önündeki engelleri kaldırmış ve Cumhuriyet, “kadını eğitimiyle, mesleğiyle ve kimliğiyle” kamusal alana taşımıştır.

Mustafa Kemal Atatürk’ün attığı bu devrimci temeller, Türkiye’nin modernleşme yolculuğunda bir varış noktası değil, sürekli gelişen bir sürecin başlangıcı olmuştur. Cumhuriyet’in ilanından bu yana geçen sürede, değişen toplumsal ihtiyaçlar ve uluslararası standartlar, bu temel hakların daha spesifik yasalarla korunmasını ve geliştirilmesini zorunlu kılmıştır. Bu bağlamda güncel hukuki çerçeve, Atatürk’ün çizdiği çağdaşlaşma rotasının bir devamı niteliğindedir.

Türkiye’de kadın haklarının hukuki temeli 1982 Anayasası’na dayanmaktadır. Anayasa’nın 10. Maddesi, kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olduğunu ve devletin bu eşitliği uygulamakla yükümlü olduğunu vurgulamaktadır.

Türk Medeni Kanunu’nda yapılan düzenlemelerle birlikte aile içindeki eşitsizlikleri gidermek amaçlanmış; mal ve velayet konularında kadının lehine değişiklikler yapılmış, evlilik içerisinde kadın ve erkeğin eşitliği sağlanmıştır.  Türk Ceza Kanunu’nda yer alan hükümlerle kadına yönelik şiddet gibi konulara dair işlenen suçlar ağır yaptırımlara bağlanmıştır.  6284 sayılı Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine dair kanun, kadına yönelik şiddetle mücadelede temel yasal araçlardan biridir. Bu kanun, koruyucu tedbirlerle kadınların yaşam hakkını ve güvenliğini sağlamayı amaçlar. Tüm bu yasal kazanımlara rağmen, AB İlerleme Raporları ve saha verileri “hukuki başarı” ile “toplumsal uygulama” arasındaki kopukluğa dikkat çekmektedir. Türkiye’de kadınların iş gücüne katılımı erkeklerin oldukça gerisinde kalırken; siyasetteki temsil oranları ve eğitimde fırsat eşitliği gibi alanlarda ataerkil yapının ve geleneksel rollerin direnci devam etmektedir. Ayrıca eğitimde fırsat eşitliği ve siyasette kadınların dezavantajlı olduğu görülmektedir. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde kadın milletvekili oranının düşük olması, siyasetteki eşitsizliği ortaya koymaktadır.

Hukuki düzenlemeler kadını kağıt üzerinde özgürleştirse de, toplumsal zihniyetin dönüşümü aynı hızla gerçekleşmemektedir. Kadına yönelik şiddet vakalarının güncelliğini koruması, reformların toplumsal hayatın kılcal damarlarına sızmakta zorlandığını bize göstermektedir. Bu sorunla mücadele için toplumsal farkındalığın artması gerekmektedir. Kurumsal uygulamalar güçlendirilmelidir. Hem toplumsal dönüşüm süreci hem de hukuki reformlarla birlikte ele alınmalıdır.

Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne uyum süreci kapsamında kadın hakları alanındaki çalışmaları 2000’li yıllardan itibaren hız kazanmıştır. Anayasa’da yapılan değişiklikler, Türk Ceza Kanunu reformları ve Türk Medeni Kanunu kadın haklarını güçlendirmeye yönelik önemli adımlardır.

Türkiye, uyum çalışmaları kapsamında cinsiyet eşitliği politikalarına paralel olarak bazı kurumsal yapılar oluşturmuştur. Kadının Statüsü Genel Müdürlüğü’nün (KSGM) yetkileri genişletilmiştir.  Kadına yönelik şiddetin önlenmesini amaçlayan 6284 sayılı Kanun, Avrupa Birliği normlarıyla uyumlu bir düzenlemededir.

Avrupa Birliği ilerleme raporlarını incelediğimizde 2009 yılında ‘‘Kadın Erkek Fırsat Eşitliği Komisyonu’’ kurulmuştur. Komisyonun görevleri başlıca kanun tasarılarına görüş vermek, toplumsal cinsiyet ile ilgili gelişmeleri izlemek ve uluslararası antlaşma hükümleri ile Türk mevzuatı ve uygulamaları arasında uyum sağlamak için yapılan düzenlemeleri önermektir.

2010 yılındaki ilerleme raporunda Anayasa’daki değişiklikle kadınlara yönelik pozitif ayrımcılık tedbirleri sağlanmıştır. İşgücü sektöründe kadınlara fırsat eşitliği ve istihdama teşvik adına Başbakanlık Genelgesi yürürlüğe girmiştir.  Bu genel doğrultusunda ‘‘TBMM Kadın Erkek Eşitliği Fırsat Eşitliği’’ komisyonu kurulmuştur. Komisyon, erken evlilikler, kadına şiddet, küçük çocuklara taciz gibi konulara yönelik araştırmalar yapmıştır. Elde edilen bilgiler doğrultusunda Sivil Toplum Kuruluşları ile birlikte raporlar hazırlamıştır.

2011 yılındaki ilerleme raporunda kadın hakları konusundaki ilerlemeler sınırlıdır. Kamuda çalışan kadınlar için özel hayat ve iş hayatı arasında bir denge kurulabilmesi adına bazı düzenlemeler getirilmiştir. Kadınlara yönelik kurumsal kapasite ve eğitim yardımları arttırılmıştır. Kadınların iş gücüne katılım ve siyasal temsil oranında bir artış gözlenmiştir. Bazı ilerleme raporlarına baktığımızda uyum sürecinin hukuki süreçte olumlu yansımalarını görmekteyiz. Fakat uygulamada çeşitli sorunlar devam etmektedir. Uyum çalışmaları yalnızca yasal düzenlemelerle sınırlı kalmamalı toplumsal hayatta da bunlara uyulmalıdır.

Türkiye’de kadın hareketi, son yıllarda yalnızca kazanılmış hakları korumakla kalmayıp, şiddet sarmalına karşı toplumsal bir direniş odağı haline gelmiştir. Ancak istatistikler ve güncel politik tartışmalar, önümüzde hala aşılması gereken devasa bir uçurum olduğunu göstermektedir.

Türkiye’de kadın cinayetleri, sistematik bir sorun olarak varlığını sürdürmektedir. 2025 yılının verileri, şiddetin boyutlarını çarpıcı bir şekilde ortaya koymaktadır: 2025 İstatistikleri; yılın ilk 9 ayında 290 kadın erkekler tarafından katledilmiştir. Diğer bir rapora göre 2025 yılı boyunca en az 299 kadın cinayeti işlenmiş, buna ek olarak 471 şüpheli kadın ölümü kayda geçmiştir. Katledilen kadınların %63.5’i kendi evlerinde veya yaşadıkları tanıdık alanlarda hayatını kaybetmiştir. Kadınları katledenlerin büyük bir kısmını eş, eski partner veya aile içindeki diğer erkekler oluşturmaktadır.2025’in ilk 6 ayında öldürülen kadınların en az 9’unun öldürüldüğü anda resmi koruma kararı bulunmaktaydı. Bu durum, kağıt üzerindeki tedbirlerin uygulanmasındaki aksaklıkları ve “ihmal” tartışmalarını derinleştirmektedir. Kadın hareketinin merkezindeki en büyük tartışma, şiddeti önlemede hayati öneme sahip olan uluslararası ve ulusal mevzuatlardır.

İstanbul Sözleşmesi Sonrası Türkiye’nin 2021 yılında İstanbul Sözleşmesi’nden çekilmesi, kadın örgütleri tarafından koruma kalkanının zayıflaması olarak değerlendirilmektedir. Tartışmalar, sözleşmeden çekilmenin ardından cinayet ve şüpheli ölüm oranlarındaki artış üzerine yoğunlaşmaktadır.

6284 Sayılı Kanun şu an yürürlükteki en güçlü yasal araç olan bu kanun, bazı çevreler tarafından “ailenin yapısını bozduğu” iddiasıyla tartışmaya açılsa da; feminist hareket bu yasanın “yaşamsal bir can simidi” olduğunu savunmaktadır. Yasada delil aranmadan koruma kararı verilmesi ve zorlama hapsi gibi kritik maddelerin etkin uygulanması güncel bir talep olarak öne çıkmaktadır.

Bütçe ve politika 2026 bütçe tartışmalarında kadın örgütleri, kadının bütçede bağımsız bir birey olarak değil, büyük ölçüde “aile” kavramı içinde tanımlanmasını ve “toplumsal cinsiyete duyarlı bütçeleme” eksikliğini eleştirmektedir.

Türkiye’de kadın hareketi, yalnızca yasal hakların kâğıt üzerinde kalmasına razı olmayan, bu hakların sokakta, evde ve iş yerinde fiilen uygulanmasını talep eden güçlü bir damardır. Kadın cinayetlerini durdurmak; yalnızca daha sert cezalarla değil, bütüncül bir eğitim politikası, zihniyet dönüşümü ve İstanbul Sözleşmesi gibi uluslararası standartlara geri dönüş tartışmalarıyla mümkün görünmektedir.