Helin HATUN
Feminizm, bir kavram olarak 19. yüzyılda isimlendirilmiş olsa da, fikirsel temelleri 18. yüzyıl sonlarındaki Aydınlanma dönemiyle birlikte atılmıştır. Kadınların sosyal alanda kendi haklarını arama çabasıyla başlayan bu toplumsal ve siyasi hareketler, özünde her alandaki cinsiyet eşitsizliğine karşı verilen bir adalet mücadelesidir. Ancak bu evrensel hareket, her toplumun kendi sosyokültürel dokusunda farklı nitelikler kazanarak şekillenmiştir.
Türk tarihinde kadın hakları arayışı, Osmanlı Devleti’nin son dönemlerinde filizlenmeye başlamış; ancak en belirgin ve sistemli karakterine Erken Cumhuriyet döneminde kavuşmuştur. Bu dönemde Türk feminist hareketi, özellikle Türk Kadınlar Birliği çevresinde kümelenerek milli bir kimlik kazanmıştır.
1970’li yıllardan itibaren dünyadaki ideolojik dalgalanmaların etkisiyle Türk feminizmi de radikal bir evrilme sürecine girmiştir. Bu dönemde hareket, zaman zaman milli değerler ve yerel kültürle çatışan bir araç konumuna çekilmek istense de, Türk kadınının tarihsel birikimi bu sığlaşmaya karşı direnç göstermiştir.
İlk Kıvılcımlar: Fransız İhtilali ve Aydınlanma Çağı
789 İhtilali’nin meşhur sloganı “Liberté, Égalité, Fraternité” (Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik) içindeki “Kardeşlik” (Fraternité) kavramı, aslında o dönemdeki dışlanmışlığın dilbilimsel bir kanıtı gibidir; zira bu kelime “erkek kardeşliği” kökeninden gelir. Sokaklarda barikat kuran, devrimi omuzlayan kadınlar; ihtilal sonunda yayımlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi‘nin sadece “erkek yurttaşlar” için olduğunu gördüklerinde büyük bir şok yaşadılar.
1804 Napoleon Medeni Kanun’u, kadın hakları için tam bir geri gidiş dönemi oldu. Bu kanunla kadınlar resmen “reşit olmayan birey” statüsüne indirilmiş; mülk edinmeleri ve boşanmaları kocalarının iznine bağlanmıştır. Napoleon, devrimin özgürlük vaadini sadece erkeklere hapsetmiş ve tarihe geçen o alaycı cevabıyla kadına bakışını özetlemiştir:
“Doğa kadınları bizim kölemiz olması için yarattı… Kadınlar, çocuk doğuran makinelerden başka bir şey değildir.”
Napoleon’un bu baskıcı tutumu ve kadını yok sayan yasaları, 19. yüzyıldaki meşhur “Süfrajet” (oy hakkı) mücadelesini ateşleyen asıl öfke kaynağı olmuştur.
Giyotine Giden Cesaret: Olympe de Gouges
“Kadına idam sehpasına çıkma hakkı tanınıyorsa, kürsüye çıkma hakkı da tanınmalıdır.”
Fransız Devrimi’nin en aktif ve cesur figürlerinden biri olan Olympe de Gouges; sadece bir yazar değil, aynı zamanda köleliğin kaldırılmasından gayrimeşru çocukların haklarına kadar geniş bir yelpazede adalet arayan bir aktivistti. Ancak onu tarihin unutulmazları arasına sokan asıl hamlesi, devrimin “erkek merkezli” yapısına karşı başkaldırışı oldu.1789 yılında yayımlanan İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi‘nin kadını dışarıda bıraktığını gören Gouges, 1791’de buna devrim niteliğinde bir cevap verdi: Kadın ve Yurttaş Hakları Bildirgesi. Bildirgesinde, kadının hür doğduğunu ve erkeklerle her konuda eşit haklara sahip olduğunu haykırıyordu. Ona göre toplumdaki tüm eşitsizliklerin kaynağı, erkeğin kadın üzerindeki haksız ve zalim tahakkümüydü.
Bu fikirleri, dönemin muktedirleri tarafından “fazla radikal” bulundu. 3 Kasım 1793’te giyotine gönderilirken bile geri adım atmadı. İdam sehpasına yürürken söylediği o meşhur söz, bugün modern feminizmin en güçlü sloganlarından biri haline gelmiştir:
“Mademki kadının idam sehpasına çıkma hakkı vardır, öyleyse kürsüye çıkma hakkı da olmalıdır.”
Bread and Roses Hareketi
“Ekmek ve Güller”, adil ücretler ve onurlu çalışma koşulları için verilen mücadeleyle özdeşleşmiş bir deyimdir. Amerikalı kadınların oy hakkı aktivisti Helen Todd’un “Herkes için Ekmek ve Güller” ihtiyacından bahsettiği bir konuşmasından ortaya çıkmıştır. Bu slogan, kadınların oy hakkı hareketiyle özdeşleşti ve hem ekonomik hem de kişisel tatmin için verilen mücadeleyi sembolize eder hale geldi. 1912 Lawrence tekstil grevinde kadın işçilerin ‘’Ekmek istiyoruz, gül de!’’ sloganıyla bağdaştırılan, ekonomik istikrar ve saygınlık odaklı tarihi bir kadın hareketidir. Temel ihtiyaçların ötesinde onur ve hakları temsil eden bu hareket, 1960-70’lerdeki sosyalist kadın özgürleşme kolektiflerine ilham olmuştur.
Cibali Tütün Fabrikası Grevleri
Osmanlı’da ilk büyük grev dalgası 1908’de gerçekleşir ve sanayi kentlerini adeta sarsar. Tütün işçileri de bu grevlerde önemli rol oynarlar. Ücretlerini arttırmak ya da tatil hakkı elde etmek için verdikleri haklı kavga, diğer işçilere örnek olur. 1904’te Cibali işçilerinin grev yapacağı haberi, dönemin Osmanlı yönetimini tedirgin eder ve daha grev başlamadan grevin önü kesilmeye çalışılır. İşçilerin Avrupa’daki gibi ayaklanmasından korkan Osmanlı egemenleri, öncü işçilerden Müslüman olmayanları tespit ederek sürgüne yollar ve tecrit ederler. Anadolu’dan gelenleri ise memleketlerine gönderirler. Bütün bu baskılara rağmen tütün işçileri mücadelelerinden vazgeçmezler.
1927 yılında ise Cibali tütün fabrikasında çalışan bir işçi, Fatma Nuriye ücret eşitsizliğini şöyle anlatıyor:
“Her gün erkek işçilerle aynı safta ve aynı şartlar altında çalıştığımız halde yevmiyelerimizde bariz farklar var. Bir erkek işçinin yaptığı işi bilfiil biz de yaptığımız halde yevmiyelerimiz arasındaki pek büyük farklar neden ileri geliyor? Eğer hakikaten fark gözetliyorsa hükümet-i cumhuriyetimiz meseleye el koysun ve erkek işçinin almakta olduğu ücreti biz de alalım. Çünkü biz de aynı sınıfın birer ferdiyiz.”
1925 yılında devlet idaresine devredilen fabrika, Cumhuriyet döneminin en önemli sigara fabrikası olarak işçilerin hak mücadelesi bakımından başka fabrikalara örnek olacak kazanımlara sahne olmuştur. Fabrikada öğle yemeği verilmesi, sağlık sorunlarına çözüm bulunması, acil parasal ihtiyaçlara cevap vermek üzere İşçi Taavvün Sandığı’nın kurulması gibi… O dönemde tüm bunlar işçiler için son derece önemli sosyal haklardır. Ama belki de Cibali Tütün Fabrikası’nı en özel kılan şey, içinde ilk kez bir çocuk kreşi kurulmuş olmasıdır. Cibali Kreşi, bir fabrikadaki ilk kreş olması bakımından örnektir. Fabrikada çalışan kadınların neredeyse hepsinin çocukları bu kreşte büyümüştür.
Nezihe Muhiddin ve Kadın Hakları Mücadelesi
Nezihe Muhiddin, Osmanlı-Türk düşünür, gazeteci, yazar ve kadın hakları savunucusudur. 20. yüzyılda Osmanlı Devleti’nde kadını toplum yaşamına dahil etmek, Cumhuriyet rejiminin ilanından sonraysa kadınların siyasal haklarının tanınmasını sağlamak için mücadele etmiş bir kadın hareketi öncüsüdür. Henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan Kadınlar Halk Fırkası (KHF) adlı siyasi partinin kurulması girişiminde bulunmuş ve Türk Kadın Yolu adlı derginin kurulmasına öncülük etmiştir.
1913’te bir hayır kurumu olan “Türk Hanımları Esirgeme Derneği”’nin kuruluşunda yer aldı ve ilk yıllarda derneğin sekreterliğini üstlendi. Aynı dönemde Osmanlı donanmasını desteklemek için kurulan Donanma Cemiyeti’nin Kadınlar Şubesinin de kurucuları arasında yer aldı. Hayır işleri ile uğraşırken bir yandan da kafasındaki esas mesele, kadınların siyasi hayata katılması ve birliği idi.
1923 yılında henüz cumhuriyet ilan edilmemişken Nezihe Muhiddin ve on üç kadın arkadaşı, kadınların siyasi hakları için bir kadın şurası toplamaya karar verdiklerini açıkladı. Hazırlıkları Nezihe Muhiddin’in evinde süren şura, 15 Haziran 1923’te Darülfünun Konferans Salonu’nda gerçekleşti. Şura’da Kadınlar Halk Fırkası adıyla siyasi bir parti kurma kararı alındı. Partinin programı basında yer aldı. Nezihe Hanım’ın kuruluşuna önderlik ettiği parti, henüz Cumhuriyet Halk Fırkası bile kurulmadan kuruluş çalışmalarını tamamlayıp kuruluş dilekçesini vererek Cumhuriyet tarihinin ilk siyasal partisi oldu. Ancak kuruluş dilekçesine sekiz ay sonra ret yanıtı geldi. “1909 tarihli seçim kanununa göre kadınların siyasi temsilinin mümkün olmadığı” gerekçesiyle parti kuruluşu için valilik tarafından faaliyet izni verilmemişti. Kadınlar Halk Fırkası, “Türk Kadınlar Birliği” adlı derneğe dönüştü
