Ömer Kaya
1925 yılında Van’ın Erciş ilçesinde ilkokul öğretmeni bir babanın ve ev hanımı bir annenin beş çocuğundan biri olarak doğdu. İlkokulu Bitlis’te, Ortaokulu Muş’ta bitirdi. Liseyi parasız yatılı olarak Erzurum’da tamamladı.
Ailesi onun gelişiminde son derece önemli rol oynadı. Rus zulmünü yaşayan, göçe zorlanan, açlık ve maddi olanaksızlıklar yaşayan aile büyüklerinden I. Dünya Savaşı hikayeleri dinleyerek büyüdü. Tarihe merakını çok küçük yaşta edinmişti. “Tarih dersimin olacağı günden bir gün önce o dersin konusunu ezberlerdim. Çok seviyordum tarihi. Ablam benden üç yaş büyüktü. Bir gün hoca sınıfta bir soru sormuş, kimse cevap verememiş. Hoca bir öğrenciyi yollamış. Git, ikinci sınıftan Şerafettin’i çağır gelsin demiş. Ben gittim, hoca soruyu sordu, anlattım. Sınıfa döndü, bakın görün dedi. Sizden kaç yaş küçük ama nasıl da biliyor dedi’’
Lise tarih derslerinde Nene Hatun’la bizzat tanışıp, onu dinleme şansı yakaladı. Bu arada Erzurum’da MEB Yayınevi açıldı. “TTK ve DTCF (Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi) Yayınları satılıyordu. Viyana Kuşatması kitabını aldım, okumaya başladım. DTCF’yi ilk kez orada tanıdım.’’ Bu tanışıklık daha sonralardan uzun yıllar sürecek bir beraberliğin ilk adımıydı.
Tarih’e ilgisine rağmen Şerafettin TURAN mühendis olmak istiyordu. İstanbul Üniversitesi’nin sınavlarına girmek üzere yola çıkacaktı. Ancak babası hastalandı. “Babam hasta, abim asker, annem yalnız, kardeşlerim okuyor… O zamanlarda burssuz okumak da pek mümkün değil.’’ diyerek anlatıyordu o günleri.
17 yaşında, Muş’ta MEB Başkatibi olarak göreve başladı. İl Milli Eğitim Müdürü kendisine Gazi Eğitim Fakültesi sınavlarına girmesi için cesaret verdi. Yazılı sınavı geçti ve 1944 yılında mülakata girmek için Ankara’ya gitti. Dört kişilik kurul karşısına çıktı, soruları cevapladı. Kurulun iki üyesi DTCF’den gelmişti. Turan’a, “Neden bizim fakülteye başvurmadın ki?’’ diye sordular.1944 yılında Gazi Eğitim Enstitüsü’ne kabul edildi. Öğrenciliği boyunca DTCF’deki tüm etkinliklere Enstitü adına davet edildi ve katılım sağladı.1946 yılında buradan mezun oldu, aynı enstitüde asistan olarak göreve başladı. Hasan Ali Yücel, Millî Eğitim Bakanlığı görevindeyken çıkan bir yasa ile DTCF’nin üçüncü sınıfından doktora programına katılmaya hak kazandı. Ancak 1946 seçimlerinden sonra Yücel bakanlıktan ayrılınca bu kanun da geçerliliğini yitirdi. Ancak 1948 yılında tekrar bu fakülteye kayıt oldu ve birinci sınıfından başladı.
Aynı yıl (1948), Ankara Etnografya Müzesi’nde görev almak üzere bir kişilik kadro açıldı. Turan’ın asistanlığını yaptığı Şinasi Altındağ onu bu göreve önerdi. “Atatürk’ün naaşı ile ilgilenen özel bir memur olarak başlamıştım. Hayatımın en zevkli ve onurlu görevlerinden biriydi.’’ diye anlattığı asistanlık görevine başladı.
1951’de DTCF’de üçüncü sınıftayken kendisine özel bir hak tanındı. Sadece yabancı diller ile ilgili bölümlerde okuyanların yararlanabildiği bu hakka göre öğrenci üçüncü sınıftaysa, derslerinden tam not almışsa ve tez yazımına hak kazandıysa bitirme sınavına girebiliyordu. Böylece 1951 yılında DTCF’den mezun oldu ve asistanlık sınavına girdi. “Ömrüm hep asistanlık bekleyerek geçti. Babam bile söyleniyordu. Gazi’de asistandın, Etnografya’ da asistansın, Fakültede asistan olmak için sınava giriyorsun. Ne zaman bitecek bu asistanlık?’’ 1952’de Genel Türk Tarihi Kürsüsü’ne asistan olarak atandı.1954’te Edebiyat Doktoru,1956’da Üniversite Doçenti,1964’te Profesör oldu.1969-1972 yılları arasında DTCF Dekanlığı görevinde bulundu.1973 yılında Yakınçağ Kürsüsü’ne geçti.
‘’İdari görevlerimi keşke yapmasaydım. Akademik çalışmalarıma daha fazla ağırlık verebilirdim. Ama bir açıdan baktığımda da deneyim kazandım diyorum. Zira Türkiye’nin profilini o görevlerde tanıdım.’’ diyerek tanımladığı bir dizi görevde de bulundu.1972-1976 yılları arasında Ankara Senatosu’nda Fakülte Temsilcisi görevini yürüttü.1972-1978 yılları arasında TRT Yönetim Kurulu Üyeliği yaptı. Afet İnan, Ömer Lütfi Barkan gibi isimlerin önerisi ile Türk Tarih Kurumu üyeliğine getirildi. Türk Dil Kurumu üyeliği yaptı. “Osmanlıca denen o yapay dili yalınlaştırmak, bir bilim, kültür, ulusal dil oluşturmak…’’ düşüncesi her eserine yansıyordu.1977-1983 yılları arasında Türk Dil Kurumu Başkanlığı görevinde bulundu. Türkçe, onun için hassasiyet gösterilmesi gereken bir konuydu. Ona göre ‘’Tarihçi nasıl olmalıdır?’’ sorusunun en önemli cevaplarından birisi şuydu; “Tarihçi, doğru konuşan, doğru yazan bir kimse olmalıdır. Türkçenin ayrıntılarını iyi bilmelidir. Çünkü kullanılan sözcükler, seçilen sözcük çok önemlidir. Kullandığımız sözcükler anlatmak istediğimiz konuyu olumlu da gösterebilir olumsuz da…’’
1978 yılında Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı’nın Kültür Bakanlığı süresince Kültür Müsteşarı olarak görev almıştır. Görev doğrudan doğruya Başbakan Bülent Ecevit tarafından teklif edilmiştir. Görev süresini şöyle özetliyor: “Her akşam, eğer bakanın işi yoksa, saat altıda ben, yardımcılarım ve bir de baş danışmanı, beş kişi oturuyorduk. Bugün ne yaptık, programımızda neler var, neler yapabiliriz; bunu her gün gözden geçiriyorduk. Böyle bir uygulamayla 20 ay müsteşarlık görevimi yürüttüm. Ahmet Taner Kışlalı, gerçekten çok iyi, anlayışlı, özgürlükçü, sanatın ve bilimin her alanıyla ilgili bir kişiydi. O dönemde Kültür Bakanlığı için en büyük hedef, hükümetler değişse bile kalıcı bir kültür programı oluşturmaya çalışmak oldu. Bunu hedeflemiş ve bunun için çalışmıştık…’’
Tecrübeli bir tarihçi olmasının yanı sıra bir kültür adamı, Türkiye Cumhuriyeti’nin modern ve aydın bir vatandaşı, Atatürk devrimlerine içten inanan bir yurttaş olduğu kadar; Türk ve dünya tarihçiliği için de mümtaz bir kişiliğe sahip, örnek bir bilim insanıydı.
Akademik kariyerine Osmanlı Tarihi ile başlamış ve bu alanda çok önemli eserler kaleme almıştır. Osmanlı dönemi kaynaklarına son derece hâkim bir araştırmacıdır. Sonradan Genel Türk Tarihi Kürsüsü’nde çalışmalarına devam etmiştir. Bu alanda özellikle Kültür Tarihi konusunda temel çalışmalara imza atmıştır. Batı temelli yabancı dillerden Fransızca ve İtalyanca’ya hakimdir. Özellikle ‘Türkiye-İtalya İlişkileri’ isimli referans eseri son derece önemlidir. İtalya ile ilgili yaptığı bu çalışmalar nedeniyle İtalya Hükümeti 1970 yılında kendisine Cavalliere (Şövalye) Nişanı vermiştir.1992’de emekli oluncaya dek Yakınçağ Tarihi Kürsüsü’nde çalışmalarına devam etmiştir. Bu süreçte Cumhuriyet Tarihi ile ilgili akademik çalışmalarına hız vermiş ve bu çalışmalarını emekliliğinde de sürdürmüştür. Bu dönemin tarihi ile ilgili eserlerini ortaya koyma sürecini şöyle anlatıyor: “Devrim Tarihi Kürsüsü’nde olan arkadaşlar vardı. Onlara önerdim bu tür bir çalışma yapmalarını. Şu gerekçeyi öne sürdüler: ‘Efendim olayların yaşandığı dönemdeki insanlar hala hayattalar. İnsanlar hayattayken onların yaşadığı dönemi eleştirmek mümkün müdür? Eksik belgeler var.’. Ben bu görüşe katılmıyorum, bana göre olabilir. Zamanla eksiklikler tamamlanır. Bunu söyledim bu arkadaşlara. Onlar bunu yapmaya yanaşmayınca ben de bunu yapabildiğim ölçüde kendim yazmaya karar verdim.’’ Bu konuda da başarılı eserler ortaya koydu. Özellikle Atatürk ve İnönü hakkında yazdığı biyografiler günümüzde araştırmacılar için referans kaynak olma özelliğini korumaktadır.
Evli ve iki çocuk babası olan Şerafettin Turan,15 Ekim 2015 tarihinde, Ankara’da vefat etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti’nin yetiştirdiği bu seçkin bilim insanının aziz hatırası önünde saygı ile eğiliyoruz.
Ömer Kaya

