23 Nisan’da Koltuğa Oturan Olmak

Ece Özinç

Toplumun uzun yıllar çocuğa dair merak ettiği ve muhatabını bulur bulmaz yönelttiği bir soru vardı “Büyüyünce ne olacaksın?”. Tedavülden kalkan ve cevabı artık bilindik sabit kelime gruplarıyla sınırlandırılamayan bu masum soru aslında çocuğa bakışla alakalı çok şey söyler durumdadır. Çocuğun ne olduğuyla değil ne olacağıyla ilgilenen bu soruya biraz eleştirel yaklaşıp inceleyecek olursak sorunun kaynağında öznesine ancak geleceğe dönük bir anlam yükleyebilme sınırlılığı olabilir mi? Bu soruyu hemen akabinde “o mu bu mu” soruları takip eder. Çocuğa bir tercih hakkı sunar gibi bir tavra sahip gibi gözükse de aslında çocuğun yaşantı dağarcığını ve tercihte bulunma halini kendi kalıplarımıza göre elimine etme uğraşı yatıyor olabilir mi? Bu seçici dikkatin hedefinde, dil kullanımının örtük anlamlarını ortaya dökmekten çok bu ifadelerin yaşantıdan ve anlayıştan beslendiğine dikkat çekme amacı taşıyorum. Tarih boyunca toplumların çocukla ilişkisine bakıp hak temelli yaklaşımla ilgili değerlendirme yapabilmek ve modern anlamda çocuk ve çocukluk kavramını anlamlandırmak için tarihsel evrimine kısaca incelemekle başlamakta fayda var.

Tarihin Çocukları

Çocukluk kavramı tek başına bir biyolojik gelişim evresi tanımlamakla birlikte tarihi, sosyo-kültürel köklere dayalı felsefe, eğitim ve psikoloji gibi pek çok disiplinin de odağına giren bir kavramdır. İnsanın güçsüz olanı yönetme ve hükmetme bu yolla gücünü tescilleme isteği ile toplumlardaki adalet duygusunun arasında kendine yön bulmaya çalışan bir yanı vardır. Her dönemin çocuğa bakış açısında farklılıklar olmuş ve bu da çocuk ve çocukluğa ilişkin yeni tanımlar doğurmuştur. Örneğin Antik döneme bakıldığında çocukluk kavramının nitelikli bir karşılığı barındırmadığını söylemek mümkündür. “Bu dönemde çocuklar, toplumun yasaları ve kültürü içinde eğitilmesi gereken “küçük yurttaşlar” olarak değerlendirilirdi” (Uğur, 2018). Ortaçağa gelindiğinde çağın karanlığından çocukların da etkilendiği görülmektedir. Yetişkinlerin minyatürü olarak görülen çocuklar dönemin şartları da göz önünde bulundurulduğunda üremeye ve ekonomik işleve herhangi bir katkıda bulunmadıkları için yok sayılmaktadır. Aynı dönemde Türk İslam toplumları Avrupa’dan farklılaşıyor ve çocuklara ergenlik çağına kadar özel bir önem verildiği, eğitilmeleri gerektiği fikrinin ön planda olduğu ayrıca ilk yedi yaşta masumiyetlerinin ön plana çıkarılıp kötü muameleden korunmaları gerektiği söyleniyor.

Osmanlı Döneminde çocuk kavramından İlber Ortaylı Osmanlı Toplumunda Aile kitabında şöyle bahsediyor: “Osmanlı ailesinde çocuk, babanın hukuki denetim ve velayeti altındadır. Maamafih çocuğun eğitimi aile içinde ön planda anneye ve büyükanneye aittir. Bu nedenle modernleşme devrinde yazarlar kadının, yani annenin eğitimli olmasının önemle üzerinde durmuştur” . Çocuk eğitimi ve çocuğa yönelik edebi uğraşlar da tarih ve toplum bilincinin ürünü olarak değerlendirilir. Bu bağlamda çocuğun eğitimi üzerine eğilmek çağlar boyu her toplumda rastlanan bir mesele olmuştur. Ama “Rönesans insanı” denilen, toplum ve insanın değişebilirliği bilincine sahip tarihsel tip; çocuk edebiyatı ve eğitimine de -farklı olarak- bu değiştirme süreci açısından yaklaşmıştır (Ortaylı, 2018).

Bu bilgiler ışığında tarihsel serüvende devletin çocuğu keşfetmesinin ancak Rönesans ve Aydınlanma dönemine denk geldiğini görüyoruz. Yayılmaya başlayan hümanistik düşünceler ve Fransız İhtilali ise çocukların kendilerine özgü haklara sahip olabileceği fikrini uyandıran gelişmelerdir. Çocukların korunmasına yönelik örgütlenme düşüncesi ise Jules de Jeune tarafından 1894 yılında paylaşılmış olup savaş sebebiyle çalışmalar kesintiye uğramış ve ancak 1921 yılına gelindiğinde Bürüksel’de bir kongre toplanarak “Uluslararası Çocukları Koruma Birliği” kurulmuştur (Akyüz, 2013; akt. Dirican, 2018). I. Dünya Savaşı’ndan sonra gelişen çağdaş hukuk sisteminde çocuk hakları temeli sayılabilecek kısmi bir hareketliliğin olmasıyla birlikte çocukların hakları kapsamında yayımlanan ilk belge 1924’te Milletler Cemiyeti tarafından kabul edilen “Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi” olmuştur. Temelde çocuğun korunması, gelişimi, eğitimi ve barış içerisinde yetiştirilmesi gerektiğini içeren beş maddeden oluşan “Cenevre Çocuk Hakları Bildirgesi‟ 1931 yılında Atatürk tarafından da imzalanmıştır.

Çocuk Hakları Sözleşmesi Nedir?

Çocuk hakları, insan haklarının özünden olan bir parçasıdır ve “çocuk hakları‟ olarak altının çizilip ayrılmasının nedeni, çocukların özel haklara sahip olması ve ayrıcalıklı konumda olması değil, onların gelişimlerinden dolayı bazı kendine özel gereksinimlerinin olmasıdır. Çocuk hakları, onun hem insan oluşundan hem de bakım, yetiştirilme ve korunmaya muhtaç olmasından kaynaklanan haklardır. Fakat çocukların gelişimsel özelliklerinden dolayı korunmaya ve bakıma ihtiyaç duyması bu nedenle temel insan haklarının yanı sıra birtakım özel haklara gereksinimleri olduğunun kabul edilmesi yıllar almıştır. Özellikle hukuksal anlamda “çocuk hakları” tabiri oldukça yeni bir kavram olup 21. Yüzyılda bir takım sözleşmelerle düzenlenmeye başlanmıştır. Tarihsel süreçte çocuk haklarının gelişimine baktığımızda son yüzyılda bu konuda çalışmaların hızlandığını görsek de ancak bundan otuz yıl önce; çocuk hakları, tüm dünyadaki -18 yaşından küçük- çocukların sahip olduğu evrensel haklar olarak tanımlanmış ve Çocuk Hakları Sözleşmesi ile korunması hükme bağlanmıştır. Türkiye de dahil olmak üzere 193 ülke tarafından imzalanan Çocuk Hakları Sözleşmesi, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda 20 Kasım 1989 tarihinde kabul edilmiştir. Türkiye’nin de Eylül 1990 tarihinde imzacısı olduğu bu sözleşme, 4 Mayıs 1995 tarihinden itibaren yürürlüğe girmiştir. Bu sözleşmede yer alan 17, 29 ve 30. maddelere Anayasası ve Lozan Barış Antlaşması hükümlerine ve ruhuna uygun olarak yorumlama hakkını saklı tuttuğunu belirten bir çekince koyulmuş olmasıyla birlikte Çocuk Hakları Sözleşmesi anayasamıza göre yasa hükmü taşımaktadır. Çocuk Hakları Sözleşmesi, hiçbir şarta bağlı olmaksızın çocuğun doğuştan sahip olduğu ve insan onuruna yaraşır biçimde yaşam koşullarının oluşturulmasının teminatı olarak görülebilir. İçinde barındırdığı bütün hakların önem bakımından eşit dereceye sahip olduğu vurgusuna sahip birlikte 54 maddeden oluşan Birleşmiş Milletler Çocuk Haklarına Dair Sözleşme, her biri ayrı bir hakkı özetleyen dört kısımdan oluşur. Haklar “hayatta kalma hakkı”, “gelişme hakkı”, “korunma hakkı” ve “katılım hakkı” şeklinde dört gruba ayrılmıştır (UNICEF, 2007:17)

Çocuk Aile Devlet Üçgeni

“Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil,
Onlar kendi yolunu izleyen hayat’ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler ama sizden gelmediler.
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.”
-Halil Cibran

Çocuk ve çocukluk olgusunun tarihsel gelişimine ve Çocuk Hakları Sözleşmesinin ana hatlarından bahsettikten sonra çocuğun özel statü, yetişkinin sorumluluk ve devletin yükümlülük sahibi olduğu ilişki çemberini daha yakından incelemeliyiz. Devletin, toplumun ve uluslararası toplulukların çocuk gelişiminde üstlendiği rol ve sorumluluklara baktığımızda birbirinden bağımsız gibi görünen bu üç çember birbiriyle girişik ve birleşiktir. Aile çocuğa karşı sorumlu ve yetkili olmakla birlikte en büyük ödevi de çocuğun yararını gözetmek ve çocuğa kendi hayatını düzenleme olanağı sağlamasıdır. Bu bağlamda devlet tarafından bu yükümlülüklere uyulup uyulmadığının denetlenmesi de yükümlülüklerin yerine getirilmesinin desteklenmesi de öncelikli gerekliliktir. Yani devletin üstlendiği rol daha kapsayıcıdır. Devletin bu bağlamda yükümlülükleri pozitif ve negatif olarak ikiye ayrılmaktadır: negatif yükümlülük, çocuk haklarını ihlal etmemek ; pozitif yükümlülük, çocuk haklarının ihlallerini önlemek olarak karşımıza çıkar. Yine sözleşmeye göre uluslararası toplulukların bu denklemdeki pozisyonu, imzacı devletlerin sorumluluklarını tayin edip gerçekleştirmesi sırasında pasif izleyicilikle sınırlı değildir. Sözleşme özelinde bu aktörler birbirine ve çocuklara tahütte bulunmuş durumdadır. Bu uluslararası topluluklar, hakların hayata geçirilmesi için devletlerin yükümlülükleri yerine getirmesini desteklemeyi kabul etmiş ve tıpkı devletlerin yasa yoluyla vatandaşıyla kurduğu ilişkiye benzer bir ilişki kurmuştur. İlişkileri bu biçimde tarif etmek ve bu ilişkiyi talep etmek hak temelli ideal düzeni sürdürülebilir kılacaktır.

Hümanist Büro Kurucu Ortağı Avukat Seda Akço Eğitim Reformu Girişimi’nin inisiyatifinde düzenlenen bir eğitimde çocuğun korunma hakkına dair: “ Korunma hakkı çocuğun istismara veya herhangi bir hak ihlaline maruz kalındığında etkili bir müdahale olanağına sahip olmayı ifade etmez; istismar ve hak ihlali ihtimalinin ortadan kaldırılmasını ifade eder.” diyerek bu hakkın genel temasını belirgin olarak ifade etmiştir. Mevcut sistemde gözlenen durumu ise şöyle özetlenebilir; sağlık hizmetleri ve eğitim hizmetleri çocuğun sağlık ve eğitim hakkına hitap eder, bu yapılar veya bir başkası tarafından gerçekleştirilmiş bir ihmal ve/veya istismar var ise sosyal hizmetler akabinde ise failler bakımından adalet sistemi devreye girer. Fakat bu aşamalı sistemlerdeki ilişkisel boşluklar çocuğun korunma hakkına dair asıl riskleri ortaya çıkartan faktör durumundadır. İdeal düzende bütün bu kurumların çocuk korumanın bir parçası olup adalet sistemini devreye sokacak sonucun gerçekleşmesini engellemek olmalıdır. Sosyal hizmetlerin asli görevi, sadece mağdur çocuğun hizmet alacağı değil mağduriyetin önleyiciliği için destek hizmeti sunan kurum olabilmektir. Yine bu önleyici sistemde eğitim kurumları da en büyük değişkenlerden biri haline gelmektedir. Çocuğun hakkına saygılı ve hak ihlallerinin önüne geçen eğitim ortamları oluşturulmalıdır.

Kamu ve Çocuk

Çocuklar kamu hizmetlerinin yoğun bir şekilde muhatabı olduğu kesin bir gerçektir. Bu yüzden devlet özellikle gelişimle ilgili yükümlülüklerde çocuğu bir yurttaş olarak aileden bağımsız bir birey olarak da kabul etmelidir ki bu hak gereği gibi yerine getirilebilsin. Bu noktada toplumsal düzeyde gerçekleşen bir ilişkinin etkililiğinin analizinde, o ilişkide bulunan taraflardan birinin sesinin duyulup duyulmadığına ve kendi hayatına yön verip veremediğine bakmak önemli bir referans noktası olacaktır. Alfred Adler (2011) bir yazısında şöyle bir değerlendirme yapar : “Toplumlar özgürlüğün değerini anlamaya başladıkları zaman okullar değişmeye başladı. Öğrenciler hareket edebiliyor, soru sorabiliyor, kendi iradeleri doğrultusunda çalışabiliyordu fakat hepsi günümüzde bazı ülkelerde yeniden yasaklanmış olan haklardır. Yine okul ailenin uzatılmış koludur ama hükümet nasıl istiyorsa o şekilde.”.

Çocuk ve kamu ilişkisi üzerine daha spesifik düşündüğümüzde ise kamu yöneticileri ve çocuk ilişkisini de ele alabiliriz. Bir konferans sunumunda paylaşılmış olan bir araştırma, kamu yöneticilerinin yarısından azının “çocuk” kavramını hukuki olarak tanımlamadığı/tanımlayamadığı, yöneticilerin pek azının çocukların seçme hakkı olabileceğini düşündükleri, çocuklara yönelik güncel düzenlemelerden haberdar olmadıkları ve çocuk haklarına dair eğitim alanların azınlıkta olduğunun gözlendiği aktarıldı. Bu durumun temelinde, çocuğu yetersiz ve irrasyonel varlık olarak gören yetişkini esas alan peternalist/korumacı yaklaşım yatıyor. Bir yandan çocuğun karar verme ve seçim yapma refleksleri hakkında şüphe duyuyor bir yandan da çocukta eksik görülen bu yönleri geliştirmek ve destekleme noktasında uygun ortam tasarımı için de aciz kalıyoruz. Bu durumda sistem eleştirilerimizin muhatabı çocuk olmamasına rağmen sistemin aksak yönlerini düzeltmek yerine toplumdaki bir muhatabı daha egale edip statükoyu ve yanlışı sürdürmeye devam ediyor olabilir miyiz? Demokrasi anlayışının zayıf kalmasında sorunun kaynağı çocuk olmamasına rağmen bu konunun etkileneni olmaktan da kurtulamıyor gibi gözüküyor.

Konu çocuk olduğunda ifade biçimlerinin gelişim düzeylerine göre çeşitlendiğini ve yetişkinlerle uygun tasarlanmış düzende anlaşılma halinin sınırlı kaldığı için dezavantajlı durumda oldukları gözlemlemek mümkün. Bu yüzdendir ki katılım hakkının gerçekleşebilmesi için “yetişkin gibi” katılım bekleme anlayışından vazgeçilmelidir. Çocukların gereksinimlerini dikkate almadan tasarlanan alan ve yöntemlerle çocuk katılımını mümkün kılmaya çalışmak “-mış gibi” yapmanın ötesine geçmemekle birlikte demokrasi, hak ve özgürlükleri çelişkili ve yanlış öğrenme sürecine de sebep olabilmektedir.

Yarını Bugünden Aydınlatabilmek

Geleceği planlama ve geleceğin neslini hayata hazırlama gereği kaçınılmaz olmamış olsaydı, insanlık tarihinde eğitimden bahsedemezdik. Kaldı ki çağlar boyunca eğitim kavramının dinamikliği de gelecekten beklenti ve nesilleri oluşturan bireylerin anlam arayışıyla şekillenmiştir. Bireysel psikolojinin temsilcisi Alfred Adler bu konuda şöyle demiştir: “Çocuğu bugün için yetiştirmekle yetinemeyiz, ilke olarak kendimize şu soruyu sormalıyız “Çocuk daha sonra hayatını en iyi hangi şekilde başarabilir?” Daha sonra burada “kendimizin de hakkında çok az şey bildiğimiz fakat çocuklarımız için fikir edindiğimiz ve kendimizin yaratmamız gerektiğine inandığımız bir gelecek” anlamını taşımaktadır. Geleceğin insanının nasıl olmasını istediğimiz hakkında bir fikir edinmeliyiz; tabii ki bunu bencil isteklerimi karşılamak için değil, gelecek nesillerimizin zamana uyum sağlamalarını kolaylaştırmak için yapmalıyız.” Bu bağlamda toplum sadece ona emanet edilen çocukların sadece kişiliklerini değil, dış dünyanın da sorunlarını anlamalıdır. Hem sistemlerle hem de hayatla ilgili tüm sorunların aşılması çocuğa önünde görebileceği aşamalar olarak, yetişkinler tarafından çözülmesi gereken sorunları içerisinde barındıran geleceğe atılan adımlar olarak getirilmelidir. Gelecek vurgusunun yanında şunu da kesinlikle eklemekte fayda vardır: çocuk hakları çocukların şimdi, şu an ihtiyaçlarına ve hak ihlallerine odaklanır. Gelecek atfı çarpık bir algıya neden olabilir ve çocukları nesneleştirip onları yatırım aracına dönüştürebilir. Bu da yetişkin tarafından yönetilen düzende, gelecek vurgusunun ancak; yetişkinin, çocuk üzerinde hak değil yükümlülük sahibi olduğu gerçeğinin varlığını hatırlatması gerekliliği şeklinde yorumlanabilir.

Ne İçin, Nasıl Savunuculuk Yaparız?

Uluslararası Af Örgütü Dilek Kumcu Çocuk Hakları Okulu bu soruların cevabını şöyle vermektedir:

* Hak temelli ve bütüncül çocuk politikası talebini büyütmek ve gerçekleştirmek için.
* Hak ihlallerini önlemek için.
* Sorumluluk zincirini harekete geçirmek için.
* Çocuğun güçlenmesinin olanaklarını arttırmak için.
* Bir arada yaşama kültürünü güçlendirmek için.
* Örgütlenme ve politika güçlendirmek için.
* Karar vericileri harekete geçirmek için.
* Yetişkinlerin çocuk algısını dönüştürmek için.
* Cezasızlık kültürü ile mücadele etmek için.

Peki bu savunuculuk hak temelli olmazsa;

* Yapısal eşitsizlikler ve sistematik sorunlar görünmez olur.
* Karar alıcı ve uygulayıcı mekanizmaların, hakları hayata geçirilmesindeki sorumlulukları görünmez olur. “Sorumluluk zinciri” açığa çıkmaz.
* İhtiyaçların karşılanması yükümlülüğü göz ardı edilir, kaynakların yeterliliği ölçüsünde ihtiyaçlar kısmi karşılanır.
* Geçici çözümler üretilir, sorunun giderilmesi “yama” gibi, kısa süreli sağlanır.
* Keyfi ve öznel uygulamalara dayanır.
* Bütüncül ve kapsayıcı bir değişim mümkün olmaz.

Kapsamlı ve geniş bir çalışma alanı olan hak temelli savunuculuğun içerisinde toplumun asli sorunlarını oluşturan, irdelenmeye ve çözüme muhtaç pek çok konu vardır. Koruma altındaki çocuk, zorla evlendirilmiş çocuk, maruz bırakılan çocuk, kanunla ihtilaf halinde olup onarıcı adalet sistemine muhtaç çocuk, özel önlemlere desteklenmesi gereken çocuk ve yoksulluk döngüsünün en kritik aktörü olan sokakta çalıştırılan çocuk da bu konuların öznesi konumundadır.

Yolu çocukluktan geçmemiş kimse yoktur ve çocuk meselesi kuşkusuz herkesin meselesidir. Başımızı çevirmekle yok edemediğimiz sorunlar için harekete geçme gereğini hatırlamaya ve refah toplum idealinde önceliklerimizi yeniden gözden geçirmemiz gerekliliğine inanıyorum. “Çocuk hakları ihlallerinin münferit, istisna, kader, fıtrat veya doğal bir afet değildir” sözü üzerine düşünmek ve konuşmak üzere, umutla kalın.

Adler, A. (2011). Yaşamla ilgili sorunlar (L. Yarbaş, Çev.) İzmir: İlya.

Dirican, R. (2018). Tarihi süreçte çocukluk ve çocuk hakları. Çocuk ve Gelişim Dergisi, 2(2), 51-62. https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/607131

Ortaylı, İ. (2018). Osmanlı toplumunda aile. İstanbul: Kronik.

Uğur, S. (2018). Geçmişten Günümüze Şekillenen Çocukluk Algısı ve Çocuk Yetiştirme Pratikleri. Süleyman Demirel Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyal Bilimler Dergisi, (45), 227-247. DergiPark. https://dergipark.org.tr/tr/pub/sufesosbil/issue/41360/474496

UNICEF, (2007). Çocuk hakları ve gazetecilik uygulamaları, hak temelli perspektif. Dublin: Teknoloji Enstitüsü. https://www.unicef.org/turkey/raporlar/%C3%A7ocuk-haklari-ve-gazetecilik-uygulamalari-hak-temelli-perspektif-0

Ece Özinç

Post navigation